|   | 

Küresel Krizden Türkiye’nin Krizine


Yazar: Prof. Dr. Ahmet Şahinöz
Çeviren:
Türü: Araştırma
Baskı Tarihi: Nisan 2014
Baskı Sayısı: 1. Baskı
Ebat: 16*24
Sayfa: 140
ISBN: 978-605-5339-26-5
Fiyatı: 20.00 TL

ABD’de Eylül 2008 tarihinde patlak veren ve kısa bir sürede küresel bir boyut kazanan ekonomik krizin Türkiye’yi de sarsması kaçınılmazdı. T.C. Başbakan’ı R. T. Erdoğan, her ne kadar “Küresel kriz bizi teğet geçti” diye beyanatta bulunsa da, ne yazık ki Türkiye, küresel krizden en fazla etkilenen ülkelerden biri olmuş ve ekonomisi 2009 yılında % 4,8 oranında küçülmüştür. Bankacılık sektörü, 2001 yılında uygulamaya sokulan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” çerçevesinde gerçekleştirilen bankaların mali bünyesini güçlendiren “bankacılık reformu” sayesinde küresel krizden pek etkilenmese de, reel ekonomi, küresel krizin yıkıcı etkilerinden kurtulamamıştır. Bir yıl içerisinde yaklaşık 900 bin çalışan işini kaybetmiş ve binlerce iş yeri kapılarına kilit vurmak zorunda kalmıştır. Otuz yıldır dünya ekonomik sistemine eklemlenmiş olması nedeniyle, dışsal etkilere ve konjonktürel dalgalanmalara tümüyle açık hale gelmiş bulunan Türkiye ekonomisinin küresel krizden etkilenmemesi zaten beklenemezdi.

Küresel finansal krizin kapitalizmin merkezinde, ABD’de ortaya çıkması krizin kapitalizmin doğasında zaten var olduğunu bize bir kez daha anımsatırken, ister istemez bir sistem tartışmasını da harekete geçirmiştir. Bazılarına göre kriz, uluslararası finansal piyasaların düzenlenmesindeki eksikliklerden kaynaklanmaktadır. Düzenleme ve kurallaştırma (régulation) eksikliği doğru bir saptamadır. Ancak finans piyasalarının üzerine kurulu olduğu neoliberal sistem, yenilikçiliği, girişimciliği ve nihayet etkinliği azaltacağı kaygısı ile bu türden düzenlemelere zaten izin vermemiştir. Kuralsızlaştırma (dérégulation), özelleştirme, esnekleştirme, sendikasızlaştırma ve nihayet tüm kamusal mal-hizmetleri metalaştırma bu sistemin en temel uygulamaları olmuştur.

Küresel kriz küçük bir spekülatör grup tarafından çıkarılmasına karşın, krizin mali yükü, finansal rant dışında kalmış, ücretliler başta olmak üzere geniş halk kitlelerine ödetileceğe benzemektedir. Kriz esnasında kamu finansman kaynakları ile kurtarılan krizin sorumlusu bankaların, hiçbir maliyet ödemeden bugün daha da yüksek kârlar gerçekleştirmeleri, kriz esnasında milyonlarca işçinin işine son veren firmaların kriz yılında kârlarını arttırmış olmaları ya da “krizci” büyük bankaların en üst yöneticilerinin bir yılda, dört asırlık asgari ücrete eşdeğer gelir elde etmeleri sosyal gerilimleri iyice tırmandırırken bu yöndeki tepki ve başkaldırılara da meşruiyet kazandırmıştır. Kriz sonrası kârlarını arttıran yalnızca bankalar da değildir. İçinde bulundukları borç krizinden kurtulmak için çalışanların daha az ücrete tabi tutuldukları 2009-2013 yılları arasında, GSYH içerisinde kârların payı Yunanistan’da 7,7 puan, Portekiz’de 4,3 puan ve İspanya’da 4,2 puan artış göstermiştir.

Öte yandan, son otuz yıldır salt ekonomik verimlilik ve kâr ölçüsüne göre işleyen küreselleşme, belirli bir ekonomik gelişmişlik düzeyine henüz ulaşamamış bölgeleri sistem dışına iten “seçkinci” bir ekonomik sistemi temsil etmektedir. Herhangi bir sosyal boyutu bulunmadığı için dünyanın öteki yarısını yok sayabilen mevcut küreselleşme, zengin-yoksul ülkeler arasındaki gelir farklılaşmasını da 1’e 30’lardan 1’e 70’lere, yani birlikte yaşamı olanaksızlaştıran boyutlara taşımıştır. Söz konusu küreselleşme, ülke içerisindeki sosyal farklılaşmaları da, sosyal barışı tehdit eder boyutlara çıkarmıştır. Son otuz yıldır ekonomik etkinlik adına, doğrudan vergiler başta olmak üzere, vergi oranlarının azaltılması ve kamusal faaliyet alanlarının sınırlandırılması yüksek gelir gruplarının ulusal gelirden aldığı payı daha da arttırmış bulunmaktadır. Crédit Suisse bankası tarafından Ekim 2013’te yayınlanan “Global Wealth Report”, gelir dağılımında “uçurum” sözcüğünün dahi yetersiz kalacağı bir durumu gözler önüne seriyor: “Gezegenimizin en zengin % 1’i, dünyadaki toplam zenginliğinin % 46’sını elinde bulundurmaktadır”.

Küreselleşme süreci, ülke içerisindeki en yoksul ve en zengin gruplar arasındaki gelir farklılaşmasını da derinleştirmiş bulunmaktadır. Nüfusun en zengin % 1’inin ulusal gelirden aldığı pay, 1980 yılından 2008 yılına; küreselleşmenin merkezinde bulunan ABD’de % 8’den % 18’e ve İngiltere’de (1970-2005 döneminde) % 7’den % 14’e yükselmiştir.

Küreselleşme süreci ve ardından küresel krizin dünyamızda neden olduğu ekonomik yıkım ve sosyal kayıplar “Yeni bir Sosyal Demokrat Politika” açılımı için olağanüstü fırsatlar sunmaktadır. Serbest piyasa “fetişizmi”nin büyük bir yara aldığı bir ortamda, en liberal iktisatçılar dahi devletin krize karşı bir an önce tedbir alıp talep yönlü “keynezyen” reçeteler geliştirmesini önermektedirler.

Sosyal demokrat ekonomi politikası tanımlamanın ilk koşulu, mevcut küresel krizi hem dünya hem de Türkiye ölçeğinde doğru bir biçimde çözümleyip, en geniş kitleler lehine yeni bir ekonomik büyüme süreci başlatacak stratejileri tanımlamaktır. Bu platformda yapılacak sunum, katkı, yorum, eleştiri ve tartışmalar Türkiye’nin sosyal demokrat temelli ekonomi politikalarının oluşumuna, küçük de olsa bir katkı sunabilirse, etkinliğimiz ve ardından yaptığımız yayın amacına ulaşmış olacaktır.

Nisan 2014, Ankara
Prof. Dr. Ahmet ŞAHİNÖZ



Etiket:

İmaj Yayınevi
Fakülteler Mah. Dirim Sk. 23/1 06590 Cebeci/ANKARA
T: 0 312 363 54 14 | F: 0 312 363 09 91
W: www.imajyayinevi.com | E: bilgi@imajyayinevi.com




+90 312 473 79 63