|   | 

Evrensellik ve Tekillik Arasında İnsan Hakları


Yazar : Prof. Dr. Ali SEDJARİ
Çeviren : Ertuğrul Cenk GÜRCAN
Türü : Hukuk
Baskı Tarihi : Eylül 2012
Baskı Sayısı :
Ebat : 14*20
Sayfa : 200
ISBN : 978-605-5339-06-7
Fiyatı : 20.00 TL

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 2008 yılının sonu itibariyle 60 yaşını doldurmuştur. Birleşmiş Milletler, bu görkemli eserle, medeniyeti insan hakları değerleri temelinde tekrar inşa etmek için tarihte yeni bir sayfa açmak istemişti. Ama ne yazık ki, son yıllarda, bu insani ve medeni proje iktidar oyunlarına, siyasal ve ideolojik çıkarlara, kültürel ve dinsel referansların çekişmesine tanıklık etmiştir... Kısacası, insan haklarının evrenselleştirilmesine dönük proje oybirliğiyle gerçekleşmemektedir. Mesele henüz kapanmaktan uzaktır; insan haklarının evrenselliğine anlamını kazandırmak için hâlâ katedilmesi gereken bir yol vardır.

Bununla birlikte, temel haklar, artık belli bir ideolojik ve siyasal bloğun söylemi olmadığı gibi, bazı kültürlerin tekelinde de değildir. Bu haklar evrenselleşmiştir; ama evrenselleşmeyle birlikte, kültürlerin çeşitliliğiyle karşı karşıya kalmıştır; ve kuşkusuz, insan hakları, bu bakımdan, yeniden düşünülmelidir. Bu tür bir çaba kolay değildir, zira insan haklarının evrenselleştirilmesinin önünde hâlâ iki engel vardır: birincisi, tarihselcilik, ve ikincisi, kültürcülük. Tarihselcilik, davranışlarımızın ve kamusal eylemin kurallarını sadece hukuksal deneyimden yola çıkarak meşrulaştırır: Tarih, hakların kaynağı olarak görülür ve öyle de kalmalıdır. Hak, bir halkın tarihinden kaynaklanır. İnsanın eseridir; insan tarafından kutsallaştırılır.

Bu dar bakış açısı, hukuksal düşüncenin ilerlemesine katkıda bulunmaz; ilerlemenin yadsınmasına götürür. İnsan hakları felsefesi kökünden geçersiz kılınır; çünkü her ulus (Afrika ve Asya ülkeleri, Müslüman ülkeler, vs.), kendi otantikliğini ve özgüllüğünü üstün kılmak ister. Böylece tarih, gülünç duruma düşen bir kimlik adına, evrenselciliğe, gezegenin Batılılaştırılmasına karşı koyar. Selefilik ve Gandhicilik, bu bakış açısının iki örneğidir sadece.

İnsan hakları ve bu hakların evrenselliği karşısındaki ikinci engel kültürcülüktür. Kültürcülük; kültürü, hakların yüce temeli ve tarihselciliğin tamamlayıcısı olarak görür, ama küçük bir farkla: Kültür hazır bir veri olarak görülür, kültür içimizdedir, bizde ikâmet eder, tavırlarımızı ve düşünme tarzlarımızı belirler, her birimizin kimliğini ortaya koyar. Tarihselcilik belli bir boşluk ve yorum payı bırakır; ama kültürcülük zaman ve otantiklik kavrayışımızı damgalar. Kültürcülük, ölüme ve yaşama ilişkin, ‘diğerleri’ne ilişkin, yaradılışa ilişkin, yeniliğe ilişkin, sorumluluğa ilişkin ve değerlere ilişkin tavrımızı meşrulaştırır.

Sonuç, her medeniyetin kendi ‘hak’kını oluşturması, ve herhangi bir üstünlüğün, herhangi bir evrenselliğin söz konusu olamamasıdır. Mesele, çözülmüş olmaktan uzaktır. Bu iki tezin sonuçları ağırdır. İnsan hakları her kültürün dilindedir; ama bazı medeniyetlere dayatılan tiranlık da o yoldan geçebilmektedir.

Bilhassa Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında karşılıklı “hasımlık” (Amin Malouf, le Dérèglement du monde, Grasset, 2009) algısına yol açan şey, işte bu tarihselci ve kültürcü bakış açısıdır. Bazılarına göre, İslam, Batı’nın göklere çıkardığı değerleri benimseyemez; bazılarına göreyse, Batı, yalnızca bir hâkimiyet ve köleleştirme arzusuyla hareket eder.

Bu iki tavır, S. Huntington’ın “medeniyetler çatışması” tezini doğurmuştur; sayısız tali zararlara (2001’den beri terörizme, Afganistan ve Irak savaşlarına, Kuzey ile Güney’i ayıran yeni törpüler kabilinden duvarların dünyanın çeşitli yerlerinde yükselmesine) ve iki trajik sonuca yol açmıştır: 1) Müslüman dünyanın, kendi özgül kimliği olarak gördüğü şeyin arkasına hapsolması, 2) Kuzey’in huzuru ve istikrarı karşısında Güney’in ortaya koyduğu tehlikenin ve kültürel farklılığın etrafında kümelenen önyargı, kin ve nefretlerin şiddetlenmesine fazlasıyla katkıda bulunan araçların ve siyasetlerin patlak vermesi.

Günümüzde artık sınırlarına ulaşan bu iki duruş, kimlikten kaynaklanan gerilimlere, bolca şiddete ve kabul edilemez nefretlerden başka bir şeye yol açmamıştır. Obama’nın iktidara geldiğinden beri kendini adadığı pedagojik faaliyet, tansiyonu düşürebilecek ve Batı ile Doğu arasındaki diyaloğu saygı ve eşitlik temelinde tekrar inşa edebilecek bir nitelik taşımaktadır (Kahire konuşması, 4 Haziran 2009). Bu çaba faydalı olsa da, ancak ve ancak Avrupalı ülkelerin de aynı şeyi somut bir biçimde yapmaları halinde verimli sonuçlar üretebilecektir.

Ama Avrupa’nın bugünkü problemi, değerlerini dünyaya kabul ettirmek istememeleri, hatta tam da aksine davranmalarıdır: Avrupa, diğerleriyle olan ilişkisinde kendi değerlerinden sürekli vazgeçmiştir, ve bilhassa, din ve kültürü ayrılığa yol açan unsurlar haline getirmiştir (Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği meselesi). Bu muğlaklığı ve ayrımcılığı kaldırmadığımız sürece, ‘evrensellik’ kavramı anlamını giderek kaybedecek ve bir hayal ya da sadece bir yanılsama haline gelecektir. Ama şu gerçeği bir kez daha hatırlamak da gerekir: İnsanlık ‘Bir’dir. Çeşitlidir, ama ‘Bir’dir. Bu nedenle, başkalarının bu ilkeleri benimsemeyeceği bahanesiyle temel ilkelerde ısrarcı olmamak kabul edilemez. Avrupa için ayrı ‘insan hakları’, Afrika için ayrı ‘insan hakları’, Müslüman dünya için ayrı ‘insan hakları’, Asya, vs. için ayrı ‘insan hakları’ yoktur. İnsan her yerde aynıdır ve hiç kimsenin tiranlığına maruz kalmamalıdır.

Hem “insan hakları”nın evrenselliğini hem de “kültürel” özgüllüklerin kaçınılmazlığını kabul ettiğimizde, hassas bir meseleyi çözüme kavuşturmamız gerekir: “İnsan hakları”nın evrenselliğinden vazgeçmeli miyiz? Bu iki yaklaşım da bütünüyle tatmin edici değildir. Birincisi tehlikeli bir rölativizme, ikincisi ise, kültürlere ilişkin kabul edilemez bir hiyerarşiye götürebilir. Elinizdeki kitabın yazarları, işte bu önemli meseleye bazı yanıtlar vermeye çalışmaktadır. Ama kültürel mesele, birkaç yıldır sahip olduğu özel öneme rağmen, ‘ekonomik düzey’ meselesini gölgelememelidir. “Kalkınma hakkı” –bir insan hakkı olarak–, dünya çapında hâlâ zannettiğimiz kadar net değildir. Bu alanda da, aşırı basitleştirmelerden kaçınılmalıdır. “Kalkınma hakkı”, içinde bulunduğumuz koşullara ve uyguladığımız kamu politikalarına bağlıdır.

Her halükârda, mevcut durum itibariyle, “kalkınma hakkı”na verilen yanıtlar umutları karşılamaktan hâlâ uzaktır. Belki de bunun nedeni, insanlığın, hâlâ, ulus bencilliğiyle, zenginliğin belli bir azınlık tarafından zaptedilmesiyle, piyasanın hâkimiyetiyle, demokrasi eksikliğiyle ve eşitsizliklerin ağırlaşmasıyla bunalmış olmasıdır.

Ancak şurası da dikkate alınmalıdır ki, hak, kültürleri ve medeniyetleri aşmaktadır; insanlığın ortak mirasıdır. Bu açık gözükmekle birlikte, herkes tarafından kabul edilmiş olmaktan da uzaktır. Ama kuşkusuz, çelişkili siyasal söylemlerin ve çatlak seslerin ötesinde, hiç kimse, demokrasinin içkin değerini ve insan haklarına saygı gösterme yükümlülüğünü reddedemez.

Bu bakımdan, yol bütünüyle katedilmemiştir; ama artık, engellere rağmen, başka yola sapmanın mümkün olmadığını düşünmek makul gözükmektedir. Bu engeller, esas itibariyle iki tanedir: 1) Demokrasinin bir manipülasyon aracı olarak kullanılması; 2) İnsan haklarının, özel ekonomik çıkarların bir aracı haline getirilmesi. Her şeyin küreselleştiğini unutmamak gerekir: ekonomi, kültür, bilim, enformasyon, teknoloji, riskler, krizler, normlar, değerler... Küreselleşme geri döndürülemez bir hale gelmiştir ve “geri döndürülemez olanı sevmeyi öğrenmek gerektiği” (Antonio Tabuchi) için, insanlık, uzlaşmalar gerçekleştirmek, halkları birbirine yaklaştırabilecek her şeyi tartışmak ve halkların her birinin saygınlığını tanımak zorundadır. UNESCO, insanın saygınlığı ilkesini her şeyin üstünde tutan Kültürel Çeşitlilik Şartı’yla (2005) bunu ifade etmek istemiştir. Gerçekten de, bu Şart’ın 2. maddesine göre: “... Kültürel ifadelerin korunması ve teşvik edilmesi, azınlıklara mensup kişilerin ve yerli halkların kültürleri dahil olmak üzere, bütün kültürlerin aynı yücelikte olduğunun ve bütün kültürlere saygı gösterildiğinin kabulü anlamına gelir.”

Böylece, özgüllük ya da kendine özgülük söz konusu değildir. İnsan hakları her yerde aynıdır. Ve malumu ilan etmek gerekirse: İnsan haklarını mecburi, etkili, somut, gerçek ve geri döndürülemez kılmak için ve barışın, hoşgörünün ve insanlık dayanışmasının hâkim olduğu bir gelecek hazırlamak amacıyla, ‘insan hakları yönetişimi’nin başka bir aşamasına geçmek gerekir.

Dolayısıyla, bütün çeşitliliği ve zenginliğiyle kültürün evrenselleştirilmesinden daha acil bir diplomasi yoktur. Medeniyetlerin buluşması ve yanlış anlamaların giderilmesi için, kamusal tartışma ve diyalog forumları her yerde desteklenmelidir. İnsanlık; düşünce ve duygularının, tarihinin ve dillerinin, mirasının ve görüntülerinin çeşitliliğiyle doludur. Ve bu nedenle, evrensellik, bütün farklılıkların karşılıklı olarak tanınmasını gerektirir. Uzun bir süre küresel vicdan olarak görülen Avrupa, kibrinden kurtulmalıdır. Müslümanlar ise, siyasal ve medenileştirici dönüşümlerini üstlenmelidir. Kaba kuvvet ve nefret sarmalından çıkmak için, bu iki blok arasındaki köprüleri desteklemek önem taşımaktadır. Evrenselcilik, bileşenlerinden sadece birinden yola çıkılarak insanlığa dayatılmak istenemez artık. İnsan hakları, yönelimi nedeniyle, insanlığın ortak mirasını oluşturmaktadır ve özel yükümlülükleri haklılaştırmaktadır. İnsan hakları, ortak bir sorumluluk etiğidir.

UNESCO İnsan Hakları Kürsüsü’nün, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 60. yıldönümü vesilesiyle Aralık 2008’de Granada’da Euro-Arap Vakfı’nın merkezinde düzenlediği sempozyumdaki çalışmaların sentezini sunan bu kitap, bireysel ve kolektif vicdanları harekete geçiren insan haklarının dönüşümüne ilişkin tartışmayı başlatmakta; insanlığın ve referans alınması gereken değerlerin geleceği karşısındaki sorumluluğumuz üzerine yeniden kafa yormaktadır. Sonuç itibariyle, acil bir durumla karşı karşıyayız: İnsan haklarının iyi bir yönetişiminin sağlam temellerini inşa etmek, ve aynı zamanda, Birleşmiş Milletler himayesi altında, sorumluluk ve kontrol mekanizmalarını oluşturmak.

Bu itibarla; ‘problematiğin karmaşıklığına’, ‘koşulların çeşitliliğine’ ve ‘insan haklarının temel bir ilke teyit edilerek yeniden inşası ihtiyacına’ ilişkin bilgi ve düşünceleriyle bizi zenginleştirmek için bu düşünme etkinliğine katılan bütün kişilere içten teşekkür etmek istiyorum. Bu temel ilke şudur: Bütün kamu politikalarında, kalkınma stratejilerinde ve uluslararası ilişkilerde, barışın ve istikrarın güvencesi olarak, insanın merkeze alınması; sonuç itibariyle, gerçekten insani bir dünya. Bu mümkün müdür? Naif bir şekilde, evet; zira iyinin de kötünün de kaynağı insandır. Öyleyse, insanların ve özellikle de bizi yönetenlerin tercihleri, eğilimi tersine çevirir ve insanın saygınlığı ilkesini eylemlerin ve isteklerin merkezine koyarsa, her şey mümkündür.

Genel olarak sosyal bilimlerin ve özel olarak da insan haklarının teşvik edilmesi konusunda ortaya koydukları destek ve bağlılık nedeniyle, Hanns-Seidel Vakfı (Almanya) ile Euro-Arap Vakfı’na (İspanya) ayrıca teşekkür etmek istiyorum.



Etiket:

İmaj Yayınevi
Fakülteler Mah. Dirim Sk. 23/1 06590 Cebeci/ANKARA
T: 0 312 363 54 14 | F: 0 312 363 09 91
W: www.imajyayinevi.com | E: bilgi@imajyayinevi.com




+90 312 473 79 63